7 Ağustos 2012 Salı

EKSİKLİK


















ne yol ürkütür beni bundan sonra  ne yolculuk
yüreğimin tarihinden arındırıp hüznü
birkaç parça anıyı kilitleyip düne,
birazdan gideceğim …

efsanelere inanırım belki senden sonra
köy kahvelerinde anlatılan hikayeler biriktiririm
içinden geçerim rüzgarın
susmayı öğrenirim…

eksiğim,
evinin eşiğine düşürdüm çocuk yüzümü
gözlerimi sana bıraksam da
gülüşümü almaya
geri
geleceğim…

2 Ağustos 2012 Perşembe

gece


seninle ben bu gecenin ayrı ayrı köşelerine
ataçla tutturulmuş birer detayız
ve ayrılıkların arşiv odasında tozlanmış yaşamımız
ne gülüşlerin ne bedenlerin peşine düşmüşlüğümüz var satır aralarında
yılmışlığımız var bir tek
yalnızlığımızdan arıttığımız...

şark çıbanı



















döndün
parmak aralarında sokakların karanlığıyla...
ve saçlarında başka bir şehrin el izleri
bir şark çıbanıydı geçmiş alnında
baktıkça aynaya tarihinden korkardın...

sen!
dizlerinin bağını aşklarda çözen çocuk
uyut ellerini şimdi köhne bir kadehte
bakarsın gün düşerken heceye
iyileşir eski sızılar
ya da arada bir kendini kanatır
yağmur başlamadan birkaç mevsim önce...

ayakucu














gökyüzünün rengi dönerken
döndün yüzünü maviden siyaha sen de

o günden beri
ne yanına uzanıp ayaklarını ısıtmışlığım var ayaklarımla
ne gözünün içindeki benekte içimi ısıtmışlığım

belki de bundandır
parmak ucuna dokunmak isteyişim
çıplak ayak uçlarımla

gittiğinden beri ısınmadı yüreğim
garip değil mi sence de
temmuzda üşür mü insan?

(k)AL


karanlıksa eğer oda; perdeler, pencereler, komidin, komidinin üstündeki kitap, tozlu köşe lambası, duvardaki çatlak izi, yere atılmış çamaşırlar karanlıksa... niye o zaman karanlıkta sevişirken sımsıkı kapatır insan gözlerini?

bedenimin çocuk karanlığını, bedenimin ‘yazık günah’larını, zifiri yalnızlığını aydınlatmak için küçük bir ışıma mıdır içimde (h)iç olman?

ellerini avuçlarımda sakla...
ayaklarımı ayaklarınla ısıt.
ritmine izin verme bedeninin/bedenimin...
kıpırdama.
küfür etme.
gülme.
sayıklama. 
sus bağırma. 
kal. 
(k)al......

az sonra; çiçek kokan beyazlığın üzerinde istemeden olmuş bir ütü izi gibi bırakıp gideceksin beni... sen gideceksin el yordamı bir iz kalacak boynumun eşiğinde... öyleyse şimdi içimde kal, -ki avazım izini sürsün (t)utkunun. 

gittiğinde açarım gözlerimi...


23 Temmuz 2012 Pazartesi

Yalancı Karabiber Ağacı


Ramazan ayını, diğer on bir aydan daha farklı geçtiği için sanırım sabırsızlıkla beklerdim çocukken. “Sabahtan öğlene kadar oruç tutar senin yaşındaki çocuklar” derdi annem. Zaten yarısı uykuda geçer, çabucak öğlen oluverirdi. Öğlen namazı okunduğunda ise çikolata, şeker ya da bisküvi ile bozardık orucumuzu.

O yaşlarda ısrarla oruç tutmak istememin nedeni, sahurda ailecek bir sofranın başında olmamız ve balkondan komşu balkona uzatılan çay bardakları, zeytin tabakları, sıcak ekmeklerdi sanırım. O telaş hoşuma giderdi. Akşam ezanının okunmasını beklemek ise ayrı bir heyecandı. İftar vakti geldiğinde pencerenin camına burnumuzu dayar, minarenin şerefesine gözümüzü diker, ışıkların yanmasını beklerdik sessizce. Ocağın üzerinde yemek tencereleri, içeride iftar sofrası hazır olurdu. Hoşaf sofranın vazgeçilmeziydi. Küçük cam tabakların içinde hurmalar ve zeytinler sofranın ortasında çok lezzetli görünürlerdi. Ezan sesi duyulur duyulmaz evde bir telaş başlar; kalabalık sofralarda, neşeli sohbetlerle iftar açılırdı.

Ha… bir de Ramazan ayından bahsederken mahallenin vazgeçilmez ismi Hımhım Niyazi’yi anmamak olmaz…

Niyazi Amca… Diğer adıyla Hımhım Niyazi mahallede her şeye tepki gösteren, sokakta keyifle maç yapan çocuklara söylenen, kimseyle iyi geçinemeyen biriydi. Elbette, sanatını sabaha karşı dört civarlarında icra eden Davulcu İsmet de bu geçimsizlikten nasibini alanların başında geliyordu. Hımhım Niyazi, sahurda sokak sokak gezip davul çalarak oruç tutanları uyandıran İsmet’i bahçe kapısında karşılıyor, her gece “Ben oruç tutmuyorum kardeşim! Bu sokaktan geçme! Git başka sokakta çal şu allahın cezası davulu!” diye söyleniyordu. İsmet, çaldığı davulun sesinden mi, yoksa gerçekten Hımhım Niyazi amcayı umursamadığından mı nedir hiç oralı olmuyor, hatta daha kuvvetli vuruyordu davula. Ne Hımhım Niyazi vazgeçiyordu söylenmekten, ne İsmet vazgeçiyordu Niyazi amcanın evinin önünden geçmekten.

Yaz aylarıydı. Annem; davulcu geçmeden önce uyanır, balkon masasına kahvaltıyı hazırlar, davulcu İsmet’in balkonun altında söylediği manileri (annem mani derdi ama İsmet düpedüz şiir okur, arada da türkü söylerdi) dinlememiz için bizi uyandırırdı. “Davulun sesi uzaktan hoş gelir” demiş ya büyüklerimiz, bu lafı İsmet’in davulu için söylediklerinden emindim. Çünkü davulun sesi yakından sadece gürültü olarak geliyordu. Ama bunu İsmet’e asla hiçbirimiz hissettirmedik. Çünkü, ona göre dünyanın en zor ve en gerekli işini yapıyordu İsmet.

Bakmayın balkon altında şiir okuduğuna, maniler sıraladığına, sahurda davul çaldığına; O, aslında ayakkabı boyacısıydı. Gece davul çalar, gündüz ise çocuk parkının hemen önündeki yalancı karabiber ağacının altına boya sandığını atar, dünyanın en asil mesleğini icra ettiğinden emin bir sanatçı edasıyla ayakkabıları canhıraş parlatırdı. Boyacı sandığının üzerine çeşitli artistlerin kartpostallarını yapıştırsa da o en çok Türkan Şoray’a hayrandı. Eski ceketinin iç cebinde Türkan Şoray’ın siyah-beyaz fotoğrafını saklar, ara sıra çıkarır bakar, seyrek bıyıklarının altındaki eksik dişlerini göstererek sırıtır ve elindeki fotoğrafı önüne gelene göstererek “Yengeniz olur icabında...” derdi.

Ama, “Türkan yenge”ye olan aşkının ulaşılmaz ve imkansız bir sevda olduğunu İsmet de farkındaydı elbette. Çünkü mahalleli bilirdi ki O, Hımhım Niyazi’nin kızı Atiye ablaya deli divane sevdalıydı. Hımhım’ın homurdanmalarına aldırmadan, bütün sahur boyu kapısının önünde davula asılıp en içli şiirleri, manileri okumasının nedeni de genç yaşında bir çocukla dul kalmış, ufak tefek ve duvarlar kadar sessiz kızı Atiye ablaydı zaten.

İsmet, her işi çok özenle ve keyifle yapardı. Bahçe temizler, ev boyar, odun-kömür taşır, mahallelinin getir götür işleri ondan sorulurdu. Uzun boyu, uzun boynu, seyrek bıyıkları, tenha sakalları, kirli tırnakları ve sigara sarısı dişleri vardı. Yaşı 25 civarlarında olmasına rağmen mahalledeki çocukların hiçbiri ona İsmet abi, İsmet amca diye seslenmezdi. Nerede oturur, kiminle yaşar, ne yer ne içer mahalleli bilmez, zaten çok da ilgilenmezlerdi. Yaptığı işlere karşılık önüne yiyecek bir şeyler konur, eline biraz para tutuşturulurdu. Neşeliydi sürekli. Ne eski ceketi, ne açlığı, ne üşümüşlüğü, ne cebinde fotoğrafını taşıdığı platonik aşkın imkansızlığı, ne de Atiye ablaya hissettiği yanık sevdası onun neşesini bozmazdı.
***
Davulcu İsmet’i bir sabah o çocuk parkının önündeki yalancı karabiber ağacında asılı buldular. Boya sandığını da ayaklarının dibinde devrilmiş durumda... Nedeni hakkında herkes çeşitli yorumlar yaptı ama asıl gerçek, İsmet’le birlikte gömüldü. Atiye Abla kötü haberi duyduğunda bağıra bağıra ağladı gece yarılarına kadar. Birkaç gün sonra da Hımhım Niyazi, bahçesindeki dalları bizim balkonumuza kadar uzanan yalancı karabiber ağacını kesti bir sabah.

İsmet’in boya sandığını mahalle bakkalı Hamdi Efendi’ye bıraktılar arayan soran olursa diye... Aylar geçti; ne sandığı, ne de İsmet’i arayan çıkmadı. Bakkal Hamdi Efendi büyük marketlere, alışveriş merkezlerine yenilip, tası tarağı toplayıp sarmaşıklı bakkalı devredince, çöpe gitmek üzere olan sandığa Atiye Abla sahip çıktı.
O günlerden bugünlere çok Ramazanlar geçti. Şimdiki davulcular mani söylemiyor artık. Hoş hiç bir ezgi ilişmiyor uykulu kulaklarımıza. Komşu balkonlardan zeytin tabakları, çay bardakları, sıcak ekmekler uzatılmıyor diğer balkonlara. Baştan savar, koşar adım dönüyor sokak başlarını davulcular.

Ben de her Ramazan geldiğinde sahurda çalınan davulun sesine uyanıp düşünüyorum; Atiye abla boya sandığının kirli çekmecesinde yıllar sonra bulduğu, ona yazılan aşk mektuplarını hala saklıyor mudur acaba?

17 Haziran 2012 Pazar

Daha çok anı biriktirme telaşı…


Uzaktasın ya; albümü çıkarttım yüzünü görmek için.

Çocukluk fotoğraflarım var seninle. Fuarda çimlerin üzerine uzanmışız. Bileğimde olmazsa olmaz balonum. Sen çok yakışıklısın, ben çok mutlu. Fuarın kapısından girdiğimizde başlardı soruların;
“Kalabalıkta kaybolursan kime gideceksin?”
“Polis amcaların yanına…”
“Adresini biliyor musun diye sorarlarsa ne diyeceksin?”
Hızlı hızlı söylerdim ev adresimizi. Aferini alırdım senden. Senden “Aferin” almak bileği balonlu yaşlarımda ne kadar önemliyse, şimdi de önemli…

Başka bir fotoğraf; Balıklıova’da kayaların üzerindeyiz Fotoğraf çekmeye meraklı olan annem olduğundan mıdır neden bilmiyorum; annemle yan yana çekilmiş hiç fotoğrafım yok. Yüzmeyi sen öğrettin bana. Kıyıdan epey açıldığımızın farkına bile varmadan, bir teneke kutuyu yakalamaya çalışırken fark ettim sen tutmadan yüzebildiğimi. Yakınımdaydın; elimi uzatsam, battığım sudan beni yukarıya çekip çıkaracak kadar yakınımda… Ve ben o yaşlarda henüz bilmiyordum; hayatım boyunca hep elimi uzatsam beni battığım yerden yukarıya çıkaracak olanın hep sen olacağını.

Bazı imgeler / simgeler vardır, bazı insanlarla özdeşleştirilen. Mesela bir çakmak, mesela bir yara izi, mesela bir şarkı, bir renk, bir kent, bir fotoğraf, bir koku, bir an… Düşündüm de sana dair ne çok kare var kafamda. Türkülü akşamlara katık ettiğim, “burnuna kokusu kötü gelmeye başladığında içme” diye tembihlediğin anason kokusu biraz sen demek benim için. Roka, balık sen demek… Uzun yollarda hiç molasız yolculuklar sen demek. Azmetmek, dayanmak, sabırlı olmak ve kimseye muhtaç olmadan çalışmak çalışmak çalışmak sen demek. Sokak hayvanlarını beslemek, el şakaları yapmak, güçlü sıcak kollar sen demek… Sonra biraz deli-doluluk, çokca çapkınlık sen demek…Nerede dizi yara almış bir çocuk görsem; kanayan  dizimde senin elin. Nerede kopsa “Ormanların Gümbürtüsü” aklımda sen. Ekmek arası köftelerle çocukların baştan savıldığı Gökova’da geçirilen yaz tatillerinde sen. Kadifekale’den dönmedolabın görüntüsü sen. Eskiye dair fotoğraf kareleri bunlar…

Şimdi İzmir’den uzakta; İzmir’in gürültüsünden, insanların yabancılaşmalarından, kirlilikten belki bilmediğim bir yığın nedenden kaçıp, Kapı Dağı’na sırtını vermiş o ıssız köydesin. Kiraz ağaçlarındaki en güzel kirazlara dokunmayıp “belki çocuklar gelirler de toplarlar” diye geçiriyorsun aklından kimbilir. Dört yanın çiçek… Ayaklarını; naylon, eski bir tabureye uzatmışsın. Elinde bitki çayın, masanda gözlüğün, gazete. Üzerinde bahçeyi çapalarken giydiğin oduncu gömleğin ve ayaklarının dibinde mutlaka bir sokak kedisi.

Düşünüyorum da bazen; kendimi seviyorsam, kendimle ve çevremle bu kadar barışıksam eğer; beni, kendimi ve insanları sevecek kadar iyi yetiştirmişsin.

Bir arkadaşım yıllar önce şöyle söylemişti: “Komşunu, arkadaşını, eşini seçebilirsin ama aileni, anneni, babanı seçemezsin.”

Şimdi bana seçme şansı verilseydi yeni baştan, ben yine seni “baba” diye seçerdim. Kendine iyi bakıyorsun biliyorum. Kendine bu kadar iyi bakmakla, bir anlamda, daha uzun zaman birlikte olabilme şansını bana veriyorsun biliyor musun?

Hani hep kızıyorum, söyleniyorum ya “gittin kilometrelerce uzağıma, yanımızda değilsin” diye; benimki, hayatımdaki herkesi yanıbaşımda, yakınımda isteme bencilliği belki de… Belki de bir kasabaya yerleşip; ayaklarımın dibinde sokak kedileriyle, elimdeki bitki çayımı yudumlama özgürlüğümün olmamasıdır bana onları söyleten.

Sen bana bakma…
Benimki “zaman” kaygısı…
Seninle daha çok “anı biriktirme” telaşı belki de…

Hayatımdaki “Var”lığın için kocaman teşekkürler.