Sen gittikten sonra omzuma dokunup “Hayat devam ediyor…” diyenler haklıymış, hayat devam etti, ediyor…
Gittiğinden beri semahta dünya; kirlenmeye yüz tutmuş, hatta iyiden iyiye kirlenmiş geniş eteklerini savura savura dönüp duruyor yorulmak bilmeden. Bildiğin gibi yani…
Öyle şaşırtacak, afallatacak, bozguna uğratacak, “İnanamıyorum!” çığlıkları attıracak şeyler olmadı. İzlediğim bir-iki filmi “mutlaka izlenmeli” listeme aldım. Birkaç cümlenin altını çizdim okuduğum birkaç iyi kitapta… “Mükemmel!” dediğim birkaç şarkı dinledim topu topu. (Kızma ama senin severek dinlediğin benim bir türlü sevmediğim o yırtık sesli kadını hala dinleyemiyorum.) Üç-beş sokak bitiminde karşıma çıkan manzaraya şaşırmışımdır en fazla… O da ya Arnavut kaldırımında taşların arasında çıkmış bir fesleğendir, ya da köhne bir evin kapı koludur. Fazlası değildir… Değişik yerler görmedim. Başka bir ülkeye gitmedim. Yolunu kaybetmiş bir turiste yol tarif etmedim. Salıncakta bir çocuk sallamadım. Balık tutmadım. Akrilikten büyük tuvallere tablolar yapmadım. Saçlarımı sarıya boyatmadım. Tırnaklarımı yemekten vazgeçmedim. Merak ediyorsan, ellerim de eskisinden daha çok titriyor. Sağ omzumda, sol diz kapağımda ve başımda inatçı bir ağrı benimle birlikte yaşıyor.
Yeni ve ilginç bir öyküm yok ne yazacak, ne anlatacak… Uzun zamandır şiir de okumadım, iki kelimeyi yan yana getirip ‘şiir-seli yakalamayalı da epey oldu. Aşık olmadım. Aşk üzerinde hiç kafa yormadım epeydir. Daha çok ‘İlişkiler ne çabuk bitiyor birader… Şimdiki zamanda bir gecelik yaşanıyor her şey’ tartışmaları yaptım, hemfikir olduk, konuyu kapattık.
Ünlü yazarın çok satan kitabını, ayaklarım kum yanıkları içinde, bir şezlongda güneşlenirken bitirdim. “Gideriz birlikte…” dediğin ama gel(e)mediğin o balıkçı kasabasına da sensiz gittim birkaç kez. Deniz börülcesi, yeşil salata, patlıcan ezme, bol roka ve “benzemez kimse sana…” eşliğinde rakı içtim.
Akşamüzeri… Sen bankta oturuyorsun. Sıradan, eskimeye yüz tutmuş bir bank. Şimdi anlatırken süslenecek bir tarafı olmayan bir bank. Üzerinde kışlık, kalın bir kazak var, el örgüsü galiba… Sanırım sen gittikten sonra, eşyalarının içinden aldığım, sakladığım ve arada onunla uyuduğum kırçıllı kazağın yanılmıyorsam. Uzakta bir yere bakıyorsun. Yanına gelip oturuyorum, yüzüme kısacık bakıp, yüzünü döndürüp, baktığın yere bakmaya kaldığın yerden devam ediyorsun. İyi görünüyorsun. Hiç konuşmuyoruz. Biraz oturup seni orada bırakıp gidiyorum. “Bu kez de ben bırakıp gidiyorum işte seni…” duygusu olmalı içimde ama yok. Yine sen bırak git, ben asla gidemeyeyim, gitmeyeyim duygusu var daha çok…
İşte en son bu rüya var elimde… Düşlerimde kırık dökük şeyler o geceden sonra. Ağlayarak uyanmıyorum artık. Yollarda kaybolmuyorum. Bağırmak istediğimde sesim, koşmak istediğimde ayaklarım, sarılmak istediğimde kollarım var artık. Seni bir daha görmedim hiç.
Çok farklı bir şey yok anlayacağın.
Bildik, aşina bir zamanın içinde o dev semahın eteğinden sıkıca tutup gözlerimi kapatıyorum, yaptığım bu, evet evet tam da bu aslında…
Haberler de ne var ne yok diyorsun… Aynı şeyler… Doğal afetler, trafik kazaları, terör, şehitler, işsizlik, maaş farkları, markalar, tüketim manyaklığı, süslü cümle kurma kaygıları, düşünce suçları, yargının, hukukun sorgulanamazlığı, türbanlı genç kızlar, çember sakallı genç erkekler, göbeği açık genç kızlar, bütün bedeni dövmeli genç erkekler, sivri burunlu ayakkabılı adamlar, leopar desenli çizmeli kadınlar, üretenler, dürtenler, gerinenler, içeridekiler, içeridekilere çok da kafa patlatmayan dışarıdakiler, güldürmeyen ucuz espriler, içinden çıkılamayan zeki cümleler, kredi kartı borçları, kira-elektrik-su paraları, mevsim normallerinin üzerinde seyreden balkanlardan gelen sıcak-soğuk-kar-ayaz-tipi-boran…
Deprem oldu mesela. Doğuda çocuklar, kadınlar, adamlar, bebekler, hamileler, öğretmenler öldü. Onların haberlerini ağlayarak dinlerken ülkende yaşayan birçok insan, “Kürtlere mi üzülüyorsun ya, iyi olmuş, gebersinler” diye söylendi umursamaz, dahası üzüntümü küçümseyen ifadeyle… Hangisine daha çok üzüleceğimi şaşırdım. Yaralıları kurtarmaya giden görevliler, depremi haber yapmayan giden gazeteciler de öldü kaldıkları otele sağlam raporu verildiği için…
Yağmurların da ayarı kaçık. Hep eskiyi özlediğim gibi eski yağmurları da özledim. “Eski yağmur da ne demek? İcat çıkarma…” diyeceksin şimdi… Yağdığında dükkanları, evleri sel, çamur basmayan yağmurlardan söz ediyorum. Hani şemsiyemiz olduğu halde açmadığımız, Arap kızı romantizminde camların buğusuna resimler yaptığımız, trafiğin içinden çıkılır halde olduğu, insaflı yağmurlar… Birkaç yıl önce senin mezar taşını alıp, başka yerlere götürmeyecek yağmurlar…
Senin de anladığın gibi, gittiğinden beri devam ettiğini üzerine basa basa söyledikleri hayatın hiç tadı tuzu yok aslında. İzliyorum da sanki bir görevi yerine getirmeye çalışır gibi yaşıyoruz bir çoğumuz. Hayallerimizin içi dolu değil, amaçlarımız eksik, hedeflerimiz belirsiz, ayaklarımız isteksiz… Üzerimize gelen trenin ışığını tünelin ucundaki güneş gibi görmek işimize geliyor sanki. Bencilce yaşamayı marifet sayıyoruz. Çoğul düşünenlere de “Bu devirde… Amannn… Sen kendine bak…” gibi büyük büyük cümleler kuruyoruz. Sen henüz gitmediğin zamanlarda da durum bu kadar vahim miydi? Yoksa ben mi yoruldum artık, çökecek yer arıyorum.
Güvensizim hala, değişmedim.
Değişen bir tek yalnızlığım var. Kapısını çalabileceğim, balkonunda kahve içebileceğim, şarap içerken gülme krizine gireceğim, en çirkin yüzümü utanmadan göstereceğim, 40 derece ateşle yatarken yaptığı çorbayı kaşıklayabileceğim, sarıldığımda yenilendiğimi hissedeceğim birkaç dosta da haksızlık etmek istemem elbette. Ancak içimdeki kalabalık günden güne çekiliyor. Bir med-cezir durumu da diyebiliriz belki… Geride ise küçük çalık taşları gibi sadece sessizlik kalıyor.
Seni unutmuyorum ama… Tüm bu salınımların, devinimlerin, soluk alıp vermelerin, kalp çarpıntılarının, nefes tıkanmalarının, ayak seslerinin, iç sessizliklerinin içinde seni hatırlıyorum sürekli, durmadan, sürekli, durmadan… Bazen yüzündeki naif tebessüm sırtını bana döner gibi yapsa da sesin Hızır gibi yetişiyor imdadıma. Gülen, güldüren, anlatan, dinleten, düşündüren, izah eden, seven, uzaklaştıran, kollayan, sarmalayan sesin… “Dikkat et kendine” diyen, “Geleyim mi?” diye soran, “Az kaldı” diyen, “Eee anlat, anlat anlat” diye ısrar eden, bazen kocaman bir adam, bazen asi bir yeni yetme, bazen kucağımda küçük çocuk gibi her zaman insanı tutan sesin… Yetişiyor.
“yol arkadaşım gördün mü duydun mu olup bitenleri / kıskanıyor insan bazen basıp gidenleri
yalnızlaşmışız iyice üstelik de alışmışız /hiç beklentimiz kalmamış dosttan bile / korkular basmış dünyayı, şimdi bir semt adı vefa / kutsal kavgalardan bile kaçan kaçana / anlaşılır gibi değiliz tek bedende kaç kişiyiz / hem yok eden hem de tanık, ne esaslı karmaşa / ben sana küsüm aslında, haberin yok / koyup gittiğin yerde kötülük çok / kime kızayım, nazım senden başka kime geçer / benim sensiz kolum bacağım, ocağım yok. / Sen esas alemi seçtiğinden beri / Ben o saniyede bittiğimden beri / Dünya bildiğin dünya,dönüp duruyor işte / Uzun uzun konuşuruz bir gün son İstanbul beyi / Yol arkadaşım, nerdesin?”
Güzel şarkı değil mi? Gülme, onsekiz yaşındakiler gibi şarkılardan fal tutmuyorum. Ne çok sensin bu şarkı fark etmedin mi? Yok yok, ben sana küs değilim, küslük yok. En fazla kavgam vardır seninle, alır karşıma söverim ana avrat, “Siktir oldun gittin ne oldu?” derim çok kızgın (çok özlediğim) olduğum zamanlarda. “İşin kolayına kaçtın, yakıştı mı bu senin gibi bir adama?” diye yüklenirim en nefret ettiğim (en yanımda olmanı istediğim) zamanlarda… “Ulan Allah’ın belası! Var mıydı su koyvermek, uyuyorum ben diye yorganı üzerine çekip, çiçek desenli yastıkların üzerinde ölüvermek?” diye söylenirim biraz daha fazla öfkelendiğimde (artık acıdan duramadığımda)… Sen bana bakma… Benim öfkem, kavgam, nefretim senin gittiğine değil, benim gidemeyişime herhalde… Uykuların güzel olsun artık senin. Tadını çıkar sessizliğin, yokluğun, toprağın, bulutun, rüzgarın, selvinin, yaprağın, kuşun, böceğin ve bu kadar çok özleniyor olmanın. Küslük olur mu hiç, sen bana bakma…
Rüyalarımda daha az varsın artık. “Bırak artık gitsin, huzura kavuşsun” diyen bir dostun tavsiyesi ile “bıraktım seni, huzura kavuş” diye… Oysa özleme bir nebze olsun iyi geliyordu ağlayarak uyandığım düşler, düşüşler…
Daha ne anlatmamı istiyorsun buralardan sana?
Devrim falan yok ortada… Yeşil parkalar falan yok. Sloganlar baştan çıkarıcı değil, yumruklar tek değil, caddeler sokaklar kısa küçük bakımsız mitingler yapılıyor. Olsun, susmaktan iyidir dediğini duyuyorum. Evren hala yaşıyor. “O ölünce nasıl bilirdiniz sorusuna “Orospu çocuğu bilirdiiikkkk!” diye bağırmak için cenazesine gideceğini söyleyen bir arkadaşım var. Böyle düşününce komik geliyor ama düşünsene sen burada olsaydın aynısını yapmak istemez miydin? Bir de “Ne alaka…” diyeceksin ama Hasan Mutlucan öldü geçen hafta. Düşündüm de şimdi bir ihtilal olsa, kim türkü söylerdi acaba, Nihat Doğan mı?
Kalbin seni yarı yolda bırakmasaydı, kanser denen illete teslim olabilirdin belki de… Buruşturma yüzünü, öyle çok ki etrafımda kanserle başa çıkmaya çalışan insan. Mesela yarın Deniz Gezmiş’i evinde saklayan güzel bir kadın, doktorların kurtulma şansı %10” dedikleri bir ameliyata giriyor. Yavaş yavaş gidiyor sevdiklerim, eksiliyor yanımdan geçmişime tanıklık yapan yetişkinler. Yaş aldıkça çevrende eskilerden çok da kimse kalmıyor. Kıymet bilmek lazım diye düşünüp, sadece bayramdan bayrama arıyorum bir çoğunu. Vefa duygumu mu kaybediyorum sence?
Senden sonra iyice benimsediğim evham hastalığı artık benden bir parça oldu sanki. Kendim için değil telaşım, biri ‘uyumaya gitse’ benden önce, içim daralıyor hala.
Değişmedim fazla. Eklenen beyaz tellerden, birkaç çizgiden ve birkaç kilodan fazla değişmedim fazla. Sen gittikten sonra da alım, bakım işleri umurumda olmadı anlayacağın. İlk karşılaştığımızda, ilk söylediğin şey neydi hatırlıyor musun? “Güzel hatunmuşsun sen ya… Bilsem daha önce gelirdim Türkiye’ye…” Geldin de, kalman için yeterli olmadı hiçbir güzellik…
Artık seni konuşmuyorum ortak arkadaşlarla.. Sanki hiç olmadın sen gibi başka şeyler konuşuyoruz. Kitaplardan söz ediyoruz. Önerilerde bulunuyoruz… “Şunu oku, bunu dinle, onu izle” diyoruz iştahla… Esprilere gülüyoruz, para kazanmak için çalışıyoruz, dizilere yorum yapıyor, sosyal paylaşım sitelerinde yeni yeni insanlarla tanışıyor, mağazaların vitrinlerine bakıp almasak da tezgahtar çocuğa bu ne kadar? diye soruyor, sevişiyor, aşık oluyor, ihanet ediyor, aldatılıyoruz… Yolculuklara çıkıyor, bavullar hazırlıyor, otobüse yetişmek için taksi tutuyor, taksi şoförüne sigara içebilir miyiz diye soruyor, inerken 50 krş, 1 lirayı üstü kalsın diye bırakıyoruz.
Bir kedinin boynunun altını okşuyor, bir köpeğe yemek veriyor, kargaların zekası üzerine konuşuyor, üşüyor, terliyor, hava durumunu dinliyor, ona göre giyinip sokağa çıkıyoruz. Önümüzdeki Ağustos için tatil planlıyor, her şey dahil huzur eksik 5 yıldızlı otellerde tabağımıza yiyebileceğimizden fazlasını dolduracağımız günleri “yaz tatili” sayıyoruz. Seni konuşmuyorum, seni konuşmuyoruz artık ortak arkadaşlarla… Büyüklerin ve ‘bir bilenlerin’ söylediği gibi yaptım, “Bırak gitsin, huzura ersin artık” diyenlere “Bıraktım” demek için adını bile ağzıma almıyorum, içimden söylüyorum her gün…
“Turplara aşağıdan bakınca dinleneceğim ben…” cümlesini o kadar sık tekrarlamasaydın, yanımda olur muydun acaba? Gülme hemen, “Saçmalama…” diye geçiriyorsun içinden biliyorum. Bana da saçma geliyor ama şimdi kimi dinlesem aynı sözcük var dilinde “olumlama yapmak”. İyi düşün, içinden iyi şeyler geçir, iyi olsun her şey, güzel şeyler olumla” Oysa bu olumlamaları yapamayacak kadar öfkem var hayata ve insanlara… Ötekini anlamam için uygun cümlelerle, dingin bir sesle açıklardın hayatı bana. “Neleri, ne saçma şeyleri sorun yapıyorsun sen ya? Dur bir bak etrafına! Bunca şikayet neden? Niye bu kendini bilmez tavırlar?” demeden acizliğimi, zayıflığımı, beceriksizliğimi yüzüme vurmadan açıklardın. Babam olurdun, öğretmenim olurdun, dostum, sırdaşım, ustam, yol arkadaşım olurdun, açıklardın hep aynı dingin sesle. Tokat atardın aslında elini kaldırmadan, ağır konuşmadan, gülümseyerek silkeler, tebessümle sarsardın beni, kendime gelirdim.
Sen gittiğinden beri öfkem birikti. Düşünceleri yüzünden aylardır, yıllardır gazetecileri, yazarları içeride tutan zihniyete öfkem var. 35 kişiyi terörist sanıp öldüren ‘yanlışlığa’ (!) öfkem var. Her fırsatta, her TV kanalında Allah’tan kitaptan salyalarını saça saça bahsedip, aslında akılları s….de gezen imamlara, mollalara, hocalara ve onları savunmak için sokaklarda Kuran’dan sureler okuyarak naralar atan cemaatine öfkem var. 26 herifin tecavüzüne uğrayan 13 yaşındaki kız çocuğuna kendi rızasıyla kararı veren hukuk işleyişine öfkem var. Bir gecede gelen milletvekili maaş zammına, bir türlü gelmeyen asgari ücret zammına, sabit fikirlere, bana dokunmayan yılan anlayışına öfkem var. Ve bunca kötülük varken, dünyadaki en önemli şey bilmem ne mağazasından aldığı, bilmem ne marka ayakkabının dore, lame, siyah her ne haltsa renginin olmamasına, insanın başına gelebilecek en büyük felaketmiş gibi davranan sahte sarışınlara öfkem var.
Beni yatıştır. Hayat devam ediyor.
Beni dinginleştir. Hayat devam ediyor.
Gel bana ötekini sevmeyi anlat. Hayat devam ediyor.
Gel bana bir şey söyle. Hayat devam ediyor.
Daha anlatacak çok şey var elbette. Ve senden dinleyecek ne çok şey var.
Yarım kaldı her şey sen gittiğin gün, hala öyle devam ediyor anlayacağın.
Elim, kolum, bazen dilim, bazen gözüm, bazen içim, bazen sözcükler yarım… Tamamlanacağı da yok. Hayat devam ediyor.
Eksiklere yamalar yapıp nefes alıyorum.
Hayatın kenarına köşesine renkli yamalar yapıp “Hayat devam ediyor”muş gibi yapıyorum.
“Bıraktım, gitti, huzurluyum artık, Hayat devam ediyor” gibi yapıyorum.
Sana küsmemiş gibi yapıyorum.
Özlemden delirmek üzere değilmişim gibi yapıyorum.
Bugün gidişinin 3. Yılı…
Sensizlik 3-0 galip...
Yokluğun devam ediyor…
02.Ocak.2012
Dilek Karagülle
1 Ocak 2012 Pazar
6 Aralık 2011 Salı
Oy... Madımak.
Çabuk unutuyoruz.
Artık umursamıyoruz.
Uyuştu(ruldu)k.
Genlerimizde mi var bu unutkanlık/umursamazlık?
Nesilden nesile aktarılan çaresiz bir hastalık gibi yaşananları/yaşadıklarımızı unutuyoruz.
Her şey oluyor bitiyor, canımız yanıyor, uykularımız kaçıyor.
Önce avaz avaz bağırıyoruz, sonra kısılıyor sesimiz gitgide, çığlıklarımız tek düze kendi kendine konuşmalara dönüşüyor. Evimize gidip uyuyor ve ertesi gün 'nerede kalmıştık?' deyip uyanıyoruz yeni bir sabaha.
Dünde kalıyor 'daha dün gibi' dediğimiz şeyler.
17 Ağustos depremi dünde kaldı... Bir çoğumuz için Van da öyle... Kürekle insan cesedi topladığımız o an'ı, binlerce insanımızı unuttuk, önlem hala yok.
İş merkezlerinin bombalanması, aydın suikastları dünde kaldı...
"Vurulduk ey halkım, unutma bizi"yi sadece türkü olarak dinliyoruz, unuttuk demeye dilimiz varmıyor. Dink'i güvercin beyazlığına uğurladık, içimizden kuşlar göçmedi hala.
Gencecik insanları trafik kazalarında, kavşaklarda, mıcırlı yollarda bıraktık.
İş kazaları, maden göçükleri dünde kaldı...
İnsanlar para kazanmak uğruna ölüme bile bile gidiyorlar arkadaşları gibi...
Töre cinayetlerini, sadece bir kadın daha sokak ortasında 'en küçük kardeşi' tarafından kurşunlandığında hatırlıyoruz. Güldünya'yı unuttuk, Songül'ü, A.P'yi, K.İ'yi, N.Ç'yi ve diğer kızlarımızı/kadınlarımızı 8 Mart'ta anıyoruz.
Çernobil dünde kaldı...
Kazım Koyuncu'nun, "Şair Ceketli Çocuk"un türkülerini unuttuk, Karadeniz'in gerçekten 'kara bağladığı' günleri de...
Madımak'ı unuttuk, Madımak'ı... Madımak'ta hayvanlar gibi sıkıştırılarak diri diri yakılan/katledilen 'can'ları unuttuk, unutmaya yüz tuttuk. Birkaç kırmızı karanfil, birkaç şiir, biraz türkü yine de iyi geliyor 2 Temmuz'larda. Oysa, daha düne kadar 3 Temmuz'da "Kebapçı"ya gidiyordu insanlar öğle yemeğinde çocuklarıyla.
Madımak'ta kıstırıldığı odada kurtulma planları yapıyordu 12 yaşındaki Koray, izlediği polisiye filmlerden gördüğü birkaç sahneden çalıntı fikirleriyle.
Metin Altınok, artık her şeyin bittiğini anlayıp otelin merdivenine çöktüğünde aklından belki de şu mısralar geçiyordu; "Uzandım usulca cigarama/ Yavan ömrüme katık /Ben o gün öldüm gülüm/ Bir daha ölmem artık..." Şiir kitabının kapağındaki isli/sisli/ucu yanık bir fotoğrafta gülümsüyor artık.
Hasret Gültekin, ardında bıraktığı kadını ve oğlunu düşünüyordu, belki de soruyordu kendi kendine; "Bu insanlar türkü sevmiyor mu? Türküler yanar mı?" diye...
Ve diğerlerini, diğerlerini
Hepsini unuttuk.
***
Birkaç yerde cılız sesler çıksa da, "küllerinden doğacaklar", "unutmadık, unutturmayacağız" sloganları atılsa da yetmiyor. Her şey daha kötüye giderek, üstelik acımasızca devam ediyor. Kalemler bıraktırılıyor, dizeler ve türküler yarım kalıyor, çocuklar gidiyor
Oysa herkes biliyor aslında; sessiz kalmak suça ortak olmaktır biraz da...
İçimden hep aynı şarkının, aynı nakaratını söylüyorum günlerdir: "Bi'şey yapmalı, Bi'şey yapmalı..."
[2/7/2009]
28 Kasım 2011 Pazartesi
Kent telaşları
İzmir’de sabahlar, masum
bir yüzün dudağının kıyısındaki gülümseme gibi durur Kordon’da... Muzip ve
garip bir çekiciliği vardır o gülümsemenin. Farkında olmadan Günaydın’ınıza
ortak ettiğiniz çayla şekerin buluşmasıdır çoğu kez. Bu kentte daha sıkı
dostlukları vardır boyoz ve karabiberi bol yumurtanın; sevenleri bilirler
tiryakiliktir bu tad. Pasaportta yapılan kahvaltı Cemal Süreya’yı haklı
çıkartır türdendir: “Yemek yemek hakkında ne düşünürsünüz bilmem ama
kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı”
Yudumlanan çaya karışır
iyot kokusu. Yolcu vapurları uzaktan görünür, usulca sokulur ve iplerini teslim
eder telaşlı çımacıya, böylece yürekten bağlanır kıyıya. Gündelik kaygılarına,
akşamdan kalma düşleriyle birkaç adımda geçen insanları taşımanın yorgunluğuyla
İzmir’e doğru gerinir köhne vapurlar. Karşıyaka’dan içine çektiği derin nefesi,
Pasaport’ta bırakır. Dağılır insanlar evrak masalarına, iki yüzlü sohbetlerine,
illaki kesin sınırlarla belirlediği iş ortamlarına, teknolojinin tuşlarına.
En çok sevgililer
bilirler, bu kentin martıları dedikoducudur. Belki de bu yüzden konuşup, el ele
tutuşmaktansa denizi sessizce seyretmeyi seçer sevgililer içlerinden birkaç
dizeyi dua gibi tekrarla tekrarlaya.
“martılar,
kıyıdan
hikayemize bulaşan kırıntılarımızı avlayarak,
'insan'
denen adaya ilikleniyordu.
Biz, günün
ter u taze saatinde,
kendimizi uzun yolculuklara çıkabilecek hafiflikte hissediyorduk.”
“Deniz’i
olan kentlerin insanları, denizi olmayan kentlerin insanlarından daha şanslıdır”
diyor kendisine yazar demeyen bir yazar. “çünkü deniz, çekip gidebilme
özgürlüğünü hissettirir insanlara. Çekip gidebilme özgürlüğünü içinde duyan
insanların ceplerinde sürekli taşıdıkları umutları vardır.” Yüzü maviliklere
dönük bu kentin sokak aralarından umut toplar kirli sokak çocukları. “Rağmen”
uyanırlar güne, yaşları genç olsa da, vapurlar kadar yaşlı bedenlerini kaldırıp
ağaç altlarından, güne geçiverirler bir çırpıda.
Her kentin bir sesi
vardır, en net sabah saatlerinde duyulan... Kulağımızı saat kulesine
dayadığımızda, geçen zamanın sabırsız tik-tak’ları karışır bu sese. Bu kentin
sesi; martıların dedikodularından, sokak çocuklarının kahkahalarından,
vapurların iç çekişlerinden, rüzgarın uğultusundan, telaşlı insanların ayak
seslerinden ve saat kulesinin yelkovan çığlıklarından oluşur.
Ve her
kentin bir kokusu vardır sevgilinin ten kokusu gibidir vazgeçilmez. Başka
kentlerin meydanlarında çarpsa da yüreğimiz, yıllar sonra duyduğumuzda aynı
kokuyu, anılar çimdikler durur inatla. Bu kent; deniz, fesleğen, kekik ve
tarçın kokar
Balkonlarına koyu
makyajlar yapar İzmir’in insanları. Her ne kadar kimisi depo (!) olarak
kullansa da balkonlarını, çoğu sera görüntüsündedir. Begonya, küpeli, canan,
sarmaşık ve sardunyaların her rengine boyarlar saksılarını. Ve yakalarına
yapışan Ağustos sıcaklarından bir an olsun kurtulabilmek için gözlerini
uzaklara ilikleyip serinlemeye çalışır yaşlı kadınlar.
Kordon’da
akşamüzerinden, akşama kızıl bir sedef eşliğinde geçilirken, gül satan çingene
kadınları, nazar boncuğu almanız için ısrar eden kirli yüzlü kız çocukları ve
buzlu bademciler tanıktır en çok masa sohbetlerine. Pasaport’la tüm bağlarını
koparan gemiler Karşıyaka’ya kavuşurken, heyecanlanır martılar. Ve utanır Saat kulesi; kent geceye
yaklaşırken, akrep ile yelkovanın sevişmesine tanıklığından.
Karanlık
gizlemeye çalışırken sokak aralarının yalnızlığı, herkes evlerine dağılırken,
en çok sabahları çay kokularında kalabalıklaşır ve çay kokusunu özler
kentler... Çünkü çaya katık edilen günaydınlar yarınsıllık taşır yüreklerde.
“Yarın” da herşeye rağmen umuttur dillerde...
2003
Aylardan ayaz
Zile bastım. Megafondan düz, kısık bir ses geldi.
“Efendim”
“Açar mısın kapıyı?”
“Kim gönderdi seni buraya?”
“Hiç kimse göndermedi. Kendini iyi hissetmediğini
duydum. Açar mısın kapıyı?”
“Git buradan! İyiyim ben!”
“Tamam iyisin biliyorum. Biraz sohbet etmek
istiyorum. Aç şu kapıyı lütfen! Sadece biraz kalıp gideceğim.”
Apartmanın kapısı açılıyor. Asansöre binip dördüncü
katın düğmesine basıyorum. Dairesinin önüne geldiğimde yeniden basıyorum zile, kapı
aralanıyor.
Üzerinde doğum gününde birlikte aldığımız siyah kazak,
altında da rengi solmuş gri bir eşofman var. Saçlarına belli ki günlerdir su
değmemiş; yağlı, dağınık…Yüzü yaşlanmış gibi. Çekiliyor kapının önünden, salona
yürüyor. Ardından gidiyorum. Oda buz gibi…Yere gelişigüzel attığı minderlerden
birine ilişiyor. Sigara yakıyor. Her yer darmadağınık. Bütün eşyalar
gelişigüzel atılmış. Camlar sımsıkı kapalı. Perdeler çekili. Çay bardaklarının
içindeki izmaritler yüzünden her tarafa sinmiş bir sigara kokusu var odada.
Öyle sinmiş ki günlerce havalandırılsa arınmayacak gibi. Oturduğu yerde ileri
geri sallanıyor usul usul.
“Nasılsın?”
“Nasıl görünüyorum?”
“Kötü görünüyorsun. Kaç günden beri arıyorum
telefonun yanıt vermiyor?”
“Açmıyorum telefonları”
Mutfağa gidiyorum. Bankonun üzeri kirli tabak,
tencere, bardak ve içki şişeleriyle dolu… Çay suyu koyuyorum ocağa…
“Aç mısın?”
“Hayır”
“Ne yedin peki?”
“Hiç bir şey” Yeniden odaya geçip yanına
oturuyorum. Eline dokunuyorum. Aniden çekiyor.
“Sana gelme dedim!” diye bağırıyor aniden.
“Geldim! Buradayım! Artık uzatma tamam mı?”
Perdeleri açmak için doğruluyorum.
“Açma!”
“İçerisi leş gibi! Biraz gün ışığı iyi gelir!”
“Gün ışığı istemiyorum. Seni de istemiyorum. Çek
git hadi!”
“Hayır! Bir yere gitmiyorum! Bana ne olduğunu
anlat”
Gülüyor. Kahkahalarla yoruluncaya kadar gülüyor.
Kalkıp banyoya gidiyorum. Gitmekle kalmak arasındayım. Onu burada böylece bırakmak
istemiyorum. Biraz konuşsa, anlatsa rahatlayacak belki de… Israrla susuyor.
“Bana anlat”
“Anlatacak bişey yok. Ne dememi istiyorsun? ”
“Nasıl anlatacak bir şey yok dersin? “
“Ben galiba deliriyorum değil mi?”
“Bunu da nereden çıkartıyorsun? Sinirlerin bozuk,
yıpratmışsın kendini o kadar. Bişeyler yesen, biraz uyusan her şey yoluna
girecek inan bana… Uyu hadi, ben de ortalığı toparlayayım biraz.”
“Uyumak istemiyorum.”
Daha hızlı sallanıyor artık.
“Biraz beni dinler misin?”
Yüzüme bakıyor yine, bomboş bakıyor.
“Niye geldin? Çizgiyi nasıl geçtiğimi görmek için
mi?”
“Çizgiyi falan geçtiğin yok. İstersen bir doktora
gidelim, birkaç gün ilaç kullanırsın, biter bunların hepsi…Sonra oturur
konuşuruz yeniden. Ne dersin?”
Gülüyor yine. Yanıt vermeden, pencereye doğru
yürüyor. Perdeyi açıyor. Sonra camı aralıyor. Dışarıdaki ayaz içeriye doluyor.
“Ne yapıyorsun?” diye bağırıyorum.
“Korktun mu?” Sesinde haylaz bir gülümseme…
“Neden korktum mu?”
“Kendimi öldüreceğimden tabii”
“Hayır. Öyle bir şey yapmayacağını biliyorum
elbette, niye korkayım ki?”
“Yapmayacağımı nereden biliyorsun? Ben de sen hiç
gitmezsin sanıyordum ama gittin.”
“Saçmalıyorsun! Çay koyuyorum kendime, ister
misin?”
Kapatıyor camı ve az önce kalktığı yere oturup yeniden
sigara yakıyor.
“Gitmeyecektin”
“Anlamadım?”
“Gitmeyecektin dedim!”
“Bu konu hakkında defalarca konuştuk. Nedenlerimi
anlattım sana. Bana hak verdin.”
“Sana hak vermedim, sadece kabullendim.
N’apabilirdim?”
“Yıllar geçti. Niye bunu konuşuyoruz şimdi?”
“Şimdi konuşuyoruz, çünkü yıllar önce konuşmadık”
“Geç oldu. Sen de daha iyi görünüyorsun. Gitmem
lazım”
Belli belirsiz gülümsüyor… Eliyle kapıyı
gösteriyor.
“Tabii… git…git hadi…”
“…Doktora gitmek istemediğinden emin misin?”
Yanıt vermiyor. Eliyle hala kapıyı gösteriyor.
Mantomu giyerken; “bir şeye ihtiyacın olursa ara
beni” diyorum. Başını sallıyor. Sonra sarılıyor sımsıkı. Kulağıma eğilip usulca,
“Uzun zamandır seni sevmiyorum biliyor musun?” diye fısıldıyor. “Biliyorum”
diyorum kapıyı dışarıdan çekerken.
Keskin bir soğuk var dışarıda. Atkımı boynuma
doluyorum. Çocuk parkının yanından geçip otobüs durağına doğru yürürken arkamdan
tiz bir kadın çığlığı duyuyorum önce. Ardından bir koşuşturma, bir telaş, bir
uğultu yaşanıyor aynı anda. Başımı kaldırıp beyaz apartmanın 4.katına
bakıyorum. Açık camdan dışarıya sarkan tül perde nazlı nazlı uçuşuyor
havada.
Otobüs gelip tam önümde duruyor…
Aylardan ayaz…
Uçuk
Sabah.
Saat 10’a geliyor... Bilgisayarımı açtım. Hastayım. Uçuk çıkmış dudaklarımda...
Canım sızlıyor. Ve dahası mutsuzum. Geçer ikisi de.
Ya da geçmez ama ben hasta ve mutsuz olduğumu unuturum gün içinde...
Ne kadar eski mektup varsa okudum.
Sözcüklerin gücüne bir kez daha inandım.
Senin sözcüklerinin bende ki gücüne...
İçim de sızlıyor şimdi hastalığımın ve mutsuzluğumun üstüne.
Geçer.
Geçmese de ben unuturum gün içinde...
Sana yazmak istiyorum yeniden.
Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Yeni bir öykü... Olmaz!
Yeni bir Cin-Sinbad masalı... Fena değil.
Yeni bir iç döküş... Sıradan! Çok sıradan!
Yeni bir merhaba... Iıhh! Sevmedim.
Eski bir merhaba... Ehhh! İdare eder.
Bilmiyorum gerçekten. Ama sana yazmak istiyorum yeniden. Ve yazılarını istiyorum yeniden.
Dün Akşam
Yabancılaştım. Eve yani... Ne balkonun serinliği, ne mutfağın bordosu iyi etmiyor içimi.
Zilin üzerindeki parmak izini, duvardaki el izini, halıdaki ütü izini bırakıp deniz kenarında bir köy evine gitsem. Taşınsam artık, taşınır mı ki izler de benimle gittiğim/gidemediğim yere? atmalı. Geçer. Geçmese de ben unuturum akşamın uyuşukluğundan.
Gece Yarısı
Tabutunu orada öylece bırakmışlar. Toprağın üzerinde.
Tabutun üzerine dikdörtgen bir pencerecik açıyorum. Soluk alması lazım. Yoksa ölür.
Ama o öldüğü için burada zaten. Ama o çook önce öldüğü için artık burada bile değil zaten.
Ellerimi o küçük dikdörtgenden sokup orada mı değil mi bakabilirim. Uzatıyorum ellerimi dikdörtgenden içeriye. Artık kemikleri var. “Zaten zayıftın be çocuk. Sen zaten sarıldığımda da kemikliydin. Ölüyken de ellerime değen yine kemiklerin...” Bir bir topluyorum seni.
Kemiklerini. Kucaklıyorum sımsıkı. Sanki sırçadan biblolar taşıyorum. “Dikkat! Kırılır” sırça biblolar. Kucağımda kemiklerini taşıyorum.
Özlüyorum seni çok. Ter içindeyim. Saçlarım yarısına kadar ıslanmış.
Yatağın içine bakıyorum, sırçalar yok...
Dudaklarım acıyor.
Uçuk olacak sanırım sabaha... Geçer.
Şimdi
Saat 10.25
Bir ölüyü özler gibi özlüyorum seni bazen. Ona da, sana da ulaşmamın hiç ihtimali yok ya...
Ondan belki de. Çok sırçam var. Kaçık bir geceden emanet, uçuk bir sızım kalmış dudaklarımda. Geçer...
-Mİ?
Şimdi
Sus-ma zamanı...
Saat 10’a geliyor... Bilgisayarımı açtım. Hastayım. Uçuk çıkmış dudaklarımda...
Canım sızlıyor. Ve dahası mutsuzum. Geçer ikisi de.
Ya da geçmez ama ben hasta ve mutsuz olduğumu unuturum gün içinde...
Ne kadar eski mektup varsa okudum.
Sözcüklerin gücüne bir kez daha inandım.
Senin sözcüklerinin bende ki gücüne...
İçim de sızlıyor şimdi hastalığımın ve mutsuzluğumun üstüne.
Geçer.
Geçmese de ben unuturum gün içinde...
Sana yazmak istiyorum yeniden.
Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Yeni bir öykü... Olmaz!
Yeni bir Cin-Sinbad masalı... Fena değil.
Yeni bir iç döküş... Sıradan! Çok sıradan!
Yeni bir merhaba... Iıhh! Sevmedim.
Eski bir merhaba... Ehhh! İdare eder.
Bilmiyorum gerçekten. Ama sana yazmak istiyorum yeniden. Ve yazılarını istiyorum yeniden.
Dün Akşam
Yabancılaştım. Eve yani... Ne balkonun serinliği, ne mutfağın bordosu iyi etmiyor içimi.
Zilin üzerindeki parmak izini, duvardaki el izini, halıdaki ütü izini bırakıp deniz kenarında bir köy evine gitsem. Taşınsam artık, taşınır mı ki izler de benimle gittiğim/gidemediğim yere? atmalı. Geçer. Geçmese de ben unuturum akşamın uyuşukluğundan.
Gece Yarısı
Tabutunu orada öylece bırakmışlar. Toprağın üzerinde.
Tabutun üzerine dikdörtgen bir pencerecik açıyorum. Soluk alması lazım. Yoksa ölür.
Ama o öldüğü için burada zaten. Ama o çook önce öldüğü için artık burada bile değil zaten.
Ellerimi o küçük dikdörtgenden sokup orada mı değil mi bakabilirim. Uzatıyorum ellerimi dikdörtgenden içeriye. Artık kemikleri var. “Zaten zayıftın be çocuk. Sen zaten sarıldığımda da kemikliydin. Ölüyken de ellerime değen yine kemiklerin...” Bir bir topluyorum seni.
Kemiklerini. Kucaklıyorum sımsıkı. Sanki sırçadan biblolar taşıyorum. “Dikkat! Kırılır” sırça biblolar. Kucağımda kemiklerini taşıyorum.
Özlüyorum seni çok. Ter içindeyim. Saçlarım yarısına kadar ıslanmış.
Yatağın içine bakıyorum, sırçalar yok...
Dudaklarım acıyor.
Uçuk olacak sanırım sabaha... Geçer.
Şimdi
Saat 10.25
Bir ölüyü özler gibi özlüyorum seni bazen. Ona da, sana da ulaşmamın hiç ihtimali yok ya...
Ondan belki de. Çok sırçam var. Kaçık bir geceden emanet, uçuk bir sızım kalmış dudaklarımda. Geçer...
-Mİ?
Şimdi
Sus-ma zamanı...
Fıstıklı akide şekeri
Aynı fotoğraflar gibi; bazı kokular, bazı tadlar da geçmişe taşır ya insanı... Benim çocukluğum yasemin kokardı, tadı da akide şekeri...
Güzelyalı'da iki katlı, büyük bahçeli, bahçesini yaseminlerin süslediği bir evde kiracıydık. Ev sahibimiz, şişman demeye dilimin varmadığı kadar tombul, kolu altın bilezik dolu, güldü mü kahkahası iki sokak öteden duyulan ve benim "babaanne" dediğim bir kadındı. Gerçek babaannem değildi. Ama olsaydı ancak bu kadar çok severdim herhalde. Annemin can dostu, sırdaşı, yaş farkına rağmen en yakın arkadaşıydı. Tanınmış en iyi terzilerdendi babaannem. Etek, elbise, bluz gibi kıyafetlerin yanı sıra gece elbisesi, manto hatta şapka bile dikerdi. Gelen müşterilerin kıyafetlerini prova etmek için onları tahta bir taburenin üzerine çıkartır, etek boyu ölçüsünü alırken dişlerinin arasına sıkıştırdığı toplu iğneleri ustaca, hiçbirini yere düşürmeden alır, etek uçlarını tuttururdu. Babaannem; teğel, sürfile, iğne, iplik, dergiden model seçme işleriyle günlerini geçirirken, benim o eski evde en sevdiğim şey düğme kutularıydı. Rengarenk, ışıl ışıl düğmelerin saklandığı teneke kutular; benim gözümde gizemli bir dünyaya pencerelerdi sanki. Saatlerimi geçirirdim o kutuların başında.
Annem onun en marifetli yardımcısıydı. Güzel kadındı annem. İnce ayak bilekleri, dolgun dudakları, çenesinin üzerinde iki küçük beni vardı. Saçlarını uzun hatırlamıyorum hiç; hep omuz hizasında ve hep bakımlıydı. Kıskandığı için sanırım, babam pek yalnız bırakmazdı sokağa. Babaannemle birlikte giderdi nereye giderse. Zaten tek bir yer bilirlerdi "gezmek" deyince; Kemeraltı... Ama Kemeraltı demezlerdi hiç; "İzmir'e gidiyoruz" derlerdi nedense. Aldıkları herhangi bir şeyi komşuya gösterirken de "İzmir'den aldık" derlerdi.
Annem, "İzmir'e giderken" ne zaman babamdan alışveriş için para istese, babam annemin eline her seferinde 50 lira tutuşturdu. O paraya ne kadar alışveriş yapılır, neler alınır, neler alınmazdı şu an hatırlamıyorum ama annem; bir elindeki paraya bir babaannemin yüzüne bakar, sesini çıkarmadan gülümserdi. Yetmezdi demek ki... Ama o yetmezlikte bile, filemizde mutlaka kesekağıdının içinde fıstıklı akide şekeri olurdu.
Troleybüsle gitmektense, Üçkuyular-Konak dolmuşlarıyla gitmeyi isterdim. Ama her seferinde "boynuzu" atan troleybüsle giderdik daha ucuz diye. Konak'a geldiğimizi Saat Kulesi'nden anlardım. Karşısındaki sokaktan girer, el arabasında salatalık satan esnaftan salatalık soydurur, mutlaka Kestane Pazarı'na uğrar, Mantocular İçi'nde esnafın çekiştirmelerine maruz kalır, ama illaki de Havra Sokağı'na girerdik. Peynirin en güzelini, hurma zeytinin en lezzetlisini, rokanın en yeşilini orada bulurduk çünkü. Benim en çok ilgimi çeken; balık tezgahlarının altında bekleşen şişman kediler olurdu.
Pazarlık yapardı babaannem. Ne alırsa alsın dakikalarca pazarlık yapardı... "Aman evladım; hem iyisi, hem güzeli, hem kalitelisi, hem ucuzu olsun" derdi. "Ohoo yenge! Çok şey istiyon ama sen de ha!" dese de tezgahtarlar, yine de terslenmez, ellerinden geleni yapmaya çalışırlardı. Acil ihtiyaç listesinin dışında hiçbir şey alınmazdı çocuklara. Ayakkabı desen, "Bir önceki yıl önüne pamuk koyup giyiyorlardı, bu yıl tam gelir artık"... Mont desen, "İki yıl önce manto, geçen yıl kaban olarak giydiler, bu yıl da mont olarak giyerler, seneye Allah kerim"... Etek, elbise, gömlek vs... "Daha geçen hafta, komşu Nezihe Hanım, büyük kızı Gülsen'in küçülenlerini verdiydi, onlar idare eder"... Annemle babaannemin kılık-kıyafet yönetmenliğine bir itirazım olmazdı, dahası umurumda bile olmazdı. Benim aklım filenin içindeki fıstıklı akide şekerinde olurdu çünkü... Dedim ya, benim çocukluğum akide şekeri kokardı buram buram...
Kemeraltı'nı sadece Havra Sokağı'ndan ve Kestane Pazarı'ndan ibaret sandım uzun zaman... Yıllar sonra öğrendim hanlarını, bakırcılarını, ahşapçılarını, turşucularını, Kuyumcular Çarşısı, Kızlarağası'nı, içine sakladığı tarihi camilerini, fincanda pişirilen kahvesini, börekçisini ve daha bir yığın yeri...
Bugün işten biraz erken çıkmalı... Hisarönü'nden girmeli, Saat Kulesi'nden çıkmalı... Kıza, Kestane Pazarı'ndan fıstıklı akide şekeri almalı... Akşam babaanneye uğrayıp halini-hatırını sormalı... "İyisinden, ucuzundan, kalitelisinden, güzelinden ama illaki fıstıklısından akide aldım sana" demeli... Tanıyabilirse beni hasta yatağında ve hatırlatabilirsem ona geçmişi, biraz eski günlerden söz etmeli... Kokusunu duyurmalı çocukluğumun...
Çıkmalı...
[10/11/2008]
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)